Cinsiyette Beyan Esastır

Çok fazla akademik/makale tarzı bir dil kullanmasam bile diğer ülkelerde Trans ve İnterseks bireylere sağlanan “cinsiyet hakları” hakkında bir derleme yapma İHTİYACI hissettim. En azından evrensel olarak hangi haklara ulaşmayı kendimize hedef olarak koymalıyız, aslında anayasaya sadece cinsiyet kimliği yazdırmak yeterli midir? Ya da Türkiye dışında bakalım neler oluyor diye merak edenleriniz için hazırladım mis gibi. Ve ilk yazıyı hazırlarken bunu da bir yazı dizisi haline getirme ihtiyacı hissettim, çünkü Dünya üzerinde baya bir ülke var ve hepsi tek yazıda baya uzun bir yer kaplar, kendimi okutamam. E bilgi verirken sıkmamak benim için önemli.

Uzun bir ara oldu, e malum blog dışındaki hayatım biraz fazla yoğunlaştı, onu halledip buraya gelene kadar ben de sabırsızlandım, söz verdiğim gibi serinin devamını da yazmaya başlıyorum. Bu arada ipucu vereyim, Türkiye’deki durumu da yazacağım fakat onu tek başına, ayrıca ele alacağım.

İSVEÇ

      Refah seviyesinin en yükseklerde olduğu, gelişmişliğin nirvanasındaki, herkesin hayali ve bir o kadar da kuzeyindeki o güzel ülkede bakalım trans bireyler için işler nasıl yürüyor? Yine aynı kaynağa göre, bir yıl öncesinde cinsiyet geçiş ameliyatı geçirenlere yönelik zorunlu kısırlaştırma yasasını kaldırdı. Refahda olduğu kadar insan haklarında da gelişmiş bir ülke olduğunu bir kez daha göstermiş oldu İsveç. Ama bu muhafazakarlar dediğimiz baş belaları orada da küçük bir grup dahi olsalar varlarmış. Bence yok edilmeden güçleri tamamen pasifize edilmelidir. Dindarlara saldırmıyorum, benim sözüm muhafazakarlara. Anlayana 😉 Yaa düşünsenize trans bireylerin de çocukları olabilecek genetik olarak kendilerine benzeyen <3 Buna takıntılı bir sürü trans birey vardır ki eminim bundan.

ARNAVUTLUK

      Balkanlara gelelim biraz, Doğu Avrupa’nın en doğusu. Aynı bizim Doğu Anadolu’muz gibi. Türkiye’ye okumak için gelenler var eski Yugoslavya, yeni Arnavutluk, Sırbistan, Karadağ ve diğerleri… Onedio.com da gördüğüm şu haber benim ilgimi çekti. Kültürel bir gelenekmiş bu, “yeminli bakireler” diye. Kısacası;  Burneshas(diye adlandırılıyorlar)Arnavutluk’ta kadın kimliğinden vazgeçip bir erkek gibi yaşamaya devam edenlere verilen isim. 15. yüzyılda başlayan bu gelenek Arnavut kadınların henüz bir bakireyken ettikleri yemine dayanıyor. Bu yeminle birlikte erkek kıyafetleri giymekte (pantolon), oy kullanmakta, silah taşımakta, saat takmakta, sigara içmekte, mal mülk alıp satmakta özgür oluyorlar. Tabii isimlerini de değiştirerek. Toplumsal cinsiyet kalıplarının en ağır olduğu kültürlerde ve sadece kadın bedeniyle doğan insanların “erkek” yaşama adapte olmasını içeriyor bu olay. Biraz spoiler verecek olursam; “Evlenmek istemeyen, erkeklerden hoşlanmayan, çalışmak isteyen ya da kısacası daha özgür bir hayat talebi olan pek çok genç kız için yeminli bakirelik gerçek bir çıkış yolu. Yeminli bakireler ihtiyar heyeti önünde yemin ettikten sonra yeni erkek isimleriyle toplumda bir erkeğin gördüğü tüm saygıyı görüyor. Arnavutluğun geçirdiği komünist dönem kadınlara verilen hakları arttırınca yeminli bakirelik müessesesine itibar azalmış.” Tabi işin aslını astarını trans erkek bir aktivist arkadaşıma sorayım dedim hemen(ayrıca beni daha takiplemiyor, bir ara çemkiricem hatırlatın, eheheh)
      Ve yine kısacası, kültürlerinde sadece erkekliğe geçişi anormal kurallar neticesinde kabul edilmiş olup, herhangi bir trans hakkı(öyle batı avrupadaki gibi) beklemeyin. Sanırım balkan avrupası Türkiye’den bir parça daha homofobik/transfobik. Bunu da bir çeşit transgenderlik olarak algılamıyorlar. Sırbistan ve Karadağ’da da daha onur yürüyüşlerine bile saldırılırken hak mak falan cidden “hak getire”

HİNDİSTAN

      Madem ki transeksüellikle benzerlik gösteren kültürlerden gidiyoruz, coğrafyamızı biraz değiştirip, avrupa’dan çıkıp gidelim diyorum. Ve gelelim Hijra’lara!Hijra, Güney Asya kültüründe üçüncü cins olarak kabul edilen kişiye verilen isimdir. Hijra olmak için bir kişinin hadım edilmesi gerekmektedir. Hijralar genelde renkli giysiler giymekte, ağır bir makyaj yapmakta ve çeşitlil takılar takmaktadırlar. Hindistan’daki hijralar, bir fahişe ile aynı düzeyde bir sosyal konuma sahiptir. Genellikle çeşitli törenlerde (doğum, evlilik, festival vs) şarkı söyleyerek ya da dans ederek hayatlarını kazanmaktadırlar. Orada da erkek bedeniyle doğmuş insanları, kendi tabirlerince yarı kadın haline getirmek için (operasyon değil hadım) biraz da dini değerleri göz önüne alarak yaptıkları şeydir. Mesela hijra’ların ayrı locaları vardır kendilerine ait. Ama o yörelerde heteroseksizm daha yaygın olabileceğinden tüm hijraları transmış gibi düşünmeyin. Araya Eşcinsel erkekler de kaynamıştır ya da kaynamak zorunda kalmıştır :( Ki hijra olayı sadece Hindistan’a has değil bütün Güney Asya’ya ait ortak bir kültürmüş. Eskiden tanrı saygısı görürlermiş(dedim ya dini boyutu da var bu işin). Ama oradaki localaşma beraberinde farklı kabulleri de beraberinde getirmiş. Kültürden kültüre de trans bireylik gerçekten çok fark ediyor. Bir de bu var :) Sektör haline de gelmiş gibi bir izlenim alıyorum bu haberden. Aslında türk insanının travesti ve transseksüel kadınlara bu kadar önyargıyla yaklaşmasının nedeni, bu tür değişimleri seks işçiliği yapmayı istediğimiz için geçirmek istediğimizi, “kolay yoldan para kazanmak” istediğimizi düşünüyorlar! Bu düşünceleri de açık açık en son “bizim ülkemizde” şarkıcı Doğuş dile getirmişti. Buyrun izliyoruz efenim; Doğuş’un kolay yolu seçsem travesti olurdum söylemi ve hayır, ben kadınım deyip kadın kimliği alamıyorsunuz, fakat yakın geçmişte Hindistan’da bir trans memurluk sınavına giriş hakkı kazanmış. Mesela bunun gibi şeyler de var yani.

İRAN

      Perslerin torunları, 70’li yıllardaki moderniteleri ağızları uçuklatan, fakat islamiyetin orada da yanlış ellere geçmesinden mütevellit bir geriye gidiş yaşamış ve eski günleriyle hiç alakası olmayan bir hale dönüşmüştür. Türkiye de İran olur mu acaba? Sorusundaki İran’da transseksüellikten bahsedeceğim size… Şu habere tıkladığınızda şaşırtıcı bir sonuç sizi bekliyor olacak. Evet, İran’da cinsiyet değiştirme/düzeltme yasalarca izin verilmiş bir halde. Hatta ve hatta, ameliyatlarınızın masraflarını da karşılıyor! Bir ortadoğu ülkesinden bunu duymayı beklemiyordunuz değil mi? Ya da eskilerden biraz da olsa modernlik kalmış diyorsunuz. Öyle mi değil mi işin aslını söyleyeceğim fakat öncelikle Sayeh’in hikayesini okumanızı ve buraya da bir göz atmanızı tavsiye ediyorum. Şimdi, İran’da eşcinsellik ölümle cezalandırılıyor. Ne tezat ama değil mi? DEĞİL! Çünkü eşcinsellikle itham edilen insanlar “cinsiyet değiştireceğini söylüyor ve değiştiriyorsa” affedilebiliyormuş. Ve oradaki heteroseksizm o kadar ağır ki, bırakın trans bireyleri, eşcinsellere de bu cinsiyet değişim ameliyatlarını olmaya zorluyorlar. Son derece yanlış! Bazı eşcinseller de ölmemek adına trans mış gibi ameliyat olmayı göze alabiliyorlar. Sonrası tabi hüsran, pişmanlık vesaire. Ama orada da ameliyat şart, süreçlerinizi tamamladığınızda istediğiniz cinsiyetin kimliğini alabilmiş oluyorsunuz. Fakat İran’da da “kadın olmak” yani şimdi. Zaten İran’a göçecek bir LGBT tanımıyorum Türkiye üzerinde, ahahah 😀 Ama bence turistik açıdan bile gitmeyin derim size, ya da çalıştığınız firmanız sizi bir iş için yollayacaksa aman dikkat derim.

Giden Gidiyor be Ayşem!

Sayın Kalyoncu biliyorum, eşcinsellere ve özellikle travestilere hakaret etme hakkını dahi kendinizde görecek kadar önyargılara sahipsiniz. İlahi Ayşem dert ettiğin şeye bak. Aman boş ver!!! GidenGidiyor be Ayşem!

Bu adeta bir kuraldır, azınlıksanız ve de haklı olduğunuz bir konuda mücadele veriyorsanız yeri gelir hakarete de maruz kalabilirsiniz. Çünkü bunun bir adım öncesinde yok sayılmışsınızdır, susturulmuşsunuzdur, alay konusu olmuşsunuzdur. Çünkü azınlıksınız siz. Kendi ülkemizde bizim, neredeyse tüm dünyada ise başka insanların bugün cinsiyet üzerinden maruz kaldığı ayrımcılık ve dışlanma da, bu kuralın dışında değildir ve ki, bu durum aslında tarih boyunca aynı şekilde süregelmiştir. İster etnik, ister dini veya ideolojik anlamda olsun, azınlıksanız sizi bekleyen kaçınılmaz da bu olacaktır. Size güç veren tek şey vardır: Haklı olmanız.

İşte son günlerde Türkiye’de girişte sözünü ettiğimiz kaçınılmaz son, medya üzerinden iki azınlık kesime yönelik iki saldırı şeklinde gerçekleşti. Ünlü bir yazar -ki zaman zaman benim de keyif alarak okuduğum bir yazardır, ama unutulmamalıdır ki kalbi kötü şairler de vardır- Kürt kökenli sanatçı Rojin üzerinden hem Kürtlere hem Rojin’e hem de onun şahsında aslında tüm kadınlara hakaret etmekte bir sakınca görmedi. Varoluş konusunda derin hezeyanlar ve korkular yaşadığı yazılarına apaçık yansıyan bu yazarın “politik mizah” arkasına saklamaya çalıştığı hakareti mahkemeye taşınırken, biz LGBTT bireyleri ilgilendiren ve ne yazık ki mahkemelere taşınması bir yana bir kaç kınama maili dışında herhangi bir tepkiyle de karşılaşmayan asıl hakaret olayına geçelim.

Dedik ya bu adeta bir kuraldır diye… Azınlıksanız ve dahası mücadele veren bir azınlıksanız yeri gelir hakarete maruz kalabilirsiniz. Türkiye’deki LGBTT dediğimiz kitle de azınlık olmanın doğal sonucu olarak yok sayılma, alay konusu olma ve hakarete maruz kalmanın hepsini yaşıyor. Çoğu zaman dolaylı olarak yapılan hakaretler, geçenlerde basın yoluyla bu kez doğrudan yapıldı. Tercüman Gazetesi’nden Ayşem Kalyoncu isimli köşe yazarı lafı evelemeden gevelemeden bütün travesti ve transseksüelleri kapkaççılarla bir tutma cesareti ve dahası hakkını bulabildi kendinde. Hüseyin Çapkın’ı övmek için kaleme aldığı yazısında, İzmir’i nasıl hırsız ve kapkaççılardan temizlediğini, tayini İstanbul’a çıkar çıkmaz İzmir’in tekrar eski haline geldiğini falan anlattı. Çapkınlı asayişin berkemal olduğunun ispatına adanmış yazısında Kalyoncu, travestilerin de tutup Çapkın hakkında suç duyurusunda bulunduğunu hatırlattıktan sonra şöyle diyordu: “Siz kimi kime şikayet ediyorsunuz?”.

Doğal olarak kıyamet koptu, doğal olarak bir sürü tepki mesajı atıldı kendisine. Yalan değil, bir ara benim de elim klavyeye doğru gider gibi olmuştu… “Sayın Kalyoncu, bu ülkede asayiş denilince transların da akla gelmesine mi yansam yoksa sizin kör cahil nefretinize mi? Haklısınız bu ülkede hırsız travesti de olabilir. Ama unutmayın ki travesti veya transeksüel olmak bir suç veya suçlu kamuflajı değil. Bizzat bir cinsel kimlik. Çantanızı kapmaya çalışanlar yeri geliyor bir travestinin de çantasını kapmaya çalışabiliyor. Yani aslında TT’ler de asayişin berkemal olmasını ister. Çünkü siz kabul etmeseniz de onlar da erkeklerce sarılmış bu dünyada kendini yalnız ve çaresiz hissedebiliyor çoğu zaman…” diye yazasım geldi. Ama vazgeçtim. Çünkü ortada apaçık bir suç vardı ve bu öyle mesajla falan olacak şey değildi. Düşündüm, bu ülkede TT olmak suç değil. Bu ülkede TT’lerin dolaşması da suç değil. Ama bu ülkede belli bir kitleye yönelik hakarette bulunmak apaçık suç. Bunu basın yoluyla işlemek daha da suç. Bekledim ki bu ülkede gerçekten batı normlarında hukuku özümsemiş bir savcı bu köşe yazarı hakkında dava açsın.

Ben tüm bunları düşünürken, bizim Ayşem Kalyoncu gelen tepki mesajlarından oluşan ikinci bir yazı daha kaleme almasın mı? Tam bir cehalet vesikası daha. Yazı kendisine yollanan tepki mesajları ve cevaplarından oluşuyordu ki, ben mail atmaktan vazgeçtiğim için şükrettim. Şöyle ki, hepsi de “gey” arkadaşların attığı haklı ve de tutarlı kınama itirazlarına, “Eee canım siz de öyle etek giyip tuhaf makyajlar yapıp yollara çıkmayın” demiş. Tam bir ben ne söylüyom, sazım ne çalıyor olayı. Ya da dam üstünde saksağan vur beline kazmayı… Hep aynı tekrar “Benim birçok gey arkadaşım var. Hepsi de birbirinden iyi ve güzel insanlardır. Ama asla bir gün olsun onları tuhaf kıyafetler içinde sokaklarda görmedim. Siz bir kadının bile giymeye cesaret edemediği elbiseleri giyip çıkıyorsunuz”. (Sizi gidi hadsiz örümcekler!! DD)
Mesela İsmail Alacaoğlu’na da aynı cevabı vermiş. Zavallı sanıyor ki, İsmail bir gey olarak geceleri etek giyip tuhaf makyajlar yapıyor ya da yapması lazım. Mesela bu kadının düşüncesine göre, Kürşad Kahramanoğlu geceleri frapan giysiler ve makyajlarla yollara çıkma potansiyeli olan bir gey ama yapmıyor, çünkü kendisi medeni bir gey. Kadının LGBTT gerçeğini geçtik eşcinsel ve transeksüel arasındaki o kalın çizgiden dahi haberi yok. Bildiği tek şey “biz bütün ibneleri” kendi yoz penceresinden çoktan kategorize etmek. Medeni gey arkadaşları ve geceleri acayip makyajlarla kendini yollara atan diğer geyler, ibneler, eşcinseller… O yüzden gelen kınama mesajlarına, “hadi ordan benim de bir sürü medeni gey arkadaşım var. Onlar hiç sizin gibi tuhaf makyaj ve frapan giysilerle caddelerde dolaşmıyor” şeklinde sinir mi sinir cevaplar yazmış. Boşuna dememişler “Allahlım cahil bir dostum olacağına bilgili bir düşmanım olsun” diye. Ya da zurnanın son deliği. Ya da aslında gel de çıldırma…

Bu ikinci yazısından sonra tepki göstermeyi bıraktım “Ayşem nasıl eğitilir” konusuna kafa yormaya başladım. Bence tez zamanda sevgili Ayşem’e bir şekilde LGBTT konusunda şöyle doğru düzgün bir ders verelim. Hatta onu eğitecek eğitmeni dahi sıkı bir sınavdan geçirelim. Çünkü ne olur ne olmaz, bakarsınız, mesela dersi Umut Güner veriyormuş. Ayşem hemen itiraz eder, “bir dakika bir kere sizin eşcinsel olduğunuza inanmıyorum. Siz hiç Cemil İpekçi’ye benzemiyorsunuz?” diyebilir. Hatta “Aaa bir dakka ama sizin makyajınız yok” diye de çıkışabilir. Ben tüm bu sorularla boğuşurken, “Ya kim bu Ayşem Kalyoncu” deyip şöyle kısaca araştırmaya koyuldum. Sağ olsun kendi adıyla bir site kurduğu için orda bolca malzeme buldum. Hüsamettin Cindoruk’un manevi kızı olan Kalyoncu politik hayatta da bayağı aktif. DTP (Dikkat bu DTP Ahmet Türk DTP’si değil Cindoruk’un DTP’si) ile başlayan politik serüveni kısa bir MHP döneminin ardından Cindoruk’un DP’nin başına geçmesiyle bu partinin GİK üyeliğiyle devam etmektedir. Yani kısacası kendisi iyi “medeni” bir İzmir kadını, hatta dahi Cumhuriyet Kadını. Bir de iş hayatına soyunmuş. GittiGidiyor.com’dan ilhamla GidenGidiyor.com isimli bir de sanal pazarlama şirketi kurmuş. Yani aynı zamanda bir iş kadını olan Kalyoncu’ya, gazetecilikte pek ulaşamadığı başarıyı bu alanda kazanmasını diliyor ve yazıyı kendisi gibi hakaret ederek değil ama mizahi bir bakışla noktalıyorum.

Sayın Kalyoncu biliyorum, eşcinsellere ve özellikle travestilere hakaret etme hakkını dahi kendinizde görecek kadar önyargılara sahipsiniz. Ve öyle görünüyor ki, bu önyargılarınızdan kurtulmanız “Deveye Hendek Atlatmak” kadar zor görülüyor. Bu kırılmaz önyargılarınızdan dolayı eminim içten içe bu tuhaf, acayip, abartılı giyimli, palyaço makyajlı travestilere giden erkeklere de hayret ediyorsunuz ama bir cevap bulamıyorsunuzdur. İlahi Ayşem dert ettiğin şeye bak. Aman boş ver!!! GidenGidiyor be Ayşem!

Eşcinsellikten İşcinselliğe

Yıllarca çocuk yaştan beri çalıştırılıyorsunuz, sonra ekonomik kriz bahanesi ve sebebiyle işten “pat” diye çıkarılıyorsunuz. İşin vahametini o anda anlayamadığınız için, tazminat ve amelelikten kurtulmanın sevinciyle “Oh be kurtuldum.” bile diyebiliyorsunuz. Bir iş kolunda 20 yıl işçi olarak çalışmanın fiziksellikten öte, psikolojik yorgunluğunun ne demek olduğunu bilmeyenlerin bunu anlayabileceğini de sanmıyorum. Çünkü insanlar çeşitli avantajları nedeniyle sabretmek ve katlanmak zorunda kalmayabilirler iş dünyasının zorluklarına. Cinsel yöneliminden dolayı çalışma arkadaşın tarafından “mobbing” denilen yıldırma politikasının ne olduğunu bilmekte fayda var. Zaten toplumsal bazda bir defonun olması zincirleme olarak bütün insanların ve olumsuzlukların çorap söküğü gibi üzerine gelmesine neden oluyor, hatta paranoyaklaştırarak seni ister istemez hataya, tepki göstermeye, pes etmeye zorluyor. O yüzden de kurtuluşu kovulma şeklinde de olsa serbest kalmakta buluyorsun.

Bazıları, “Eşcinsel olarak iş bulup çalışabildin de, burumsuyor musun?” diyerek zorluklara göğüs germemeyi eleştirebilir. Anlıyorum, hele-hele bunu 40 yaşından sonra işsiz kalınca daha iyi anlıyorsun. Artık iyi iş koşullarını boşver, bedeninin kaldırabileceği her türlü işe bile razı oluyorsun ama ne yazık ki yaş, cinsiyet, görsellik, özellikle “tanıdık” gibi kıstaslar sebebiyle iş bulmak imkansız hale geliyor. Aynı iş kolunda köreltilip başka alanlarda tecrübe de edinmemişsen o yaştan sonra vay haline. Enayi gibi kullanılacak yaşı geçtiğin için artık söz geçirilemeyeceğinden iş bulamayacağını, en kötü iş ve en zor koşullarda bile çalışmaya razı olacağını bildiklerinden, seni itin-köpeğin rezili ediyorlar, hatta tanıdık olmayınca iş kapısından içeri bile sokmuyorlar.

Yıllarca 10-12 saat çalışırken itiraz ettiğin çalışma süresini, birden uyku dışındaki tüm zamanı kapsayacak şekilde 16 saate yükseltiyorlar. İnsanlığını, insan olduğunu kaale alan olmuyor. Her şeyin para demek olduğunu işsiz kalınca anlıyorsun. Hatta bir vebalı bile gibi davranılabiliyorsun muhtaç olduğun anlaşılınca, arkadaşların tarafından bile. Çevren sürekli eleştiriyor “İş beğenmiyor, bile-bile çalışmıyor.” diye. Herkesin gözünde “işgötü” olmayan biri haline geliyorsun 20 yıllık ameleliğin unutularak. Gerçi ekonomik zorlukların yanında kimin ne dediğinin önemi bile kalmıyor ya.

İş bulamamışlığına eşcinselliğini kendin bahane etmek istemiyorsun ama belki de en önemli sebebi o. Çünkü bilinçli bir eşcinselsen, bilindik anlamda erkek rolü yapamıyorsun ve anlaşılıyorsun. Hele açık bir eşcinselsen ve tanınıyorsan, tanıdığın işverenler bile yüzüne bakmıyor.

Hep hayalini kuruyorsun kendini gerçekleştirebileceğin dönemin gelmesini bekleyerek amele olduğun süre boyunca ama hayallerini gerçekleştirmek üzerine bir gelecek inşa etmezsen, ta en başından hayallerini gerçekleştirme fırsatını hiç yakalayamıyorsun. Çünkü en başta mecburiyetten, yol bilmezlikten de olsa kölelik gibi işçiliği tercih etmişsen, bu esaretten kurtulmak ne yazık ki en fazla geçici bir süreliğine mümkün oluyor. Sonrasında köle kadar bile değerin kalmayıp, aç bile kalabiliyorsun.

Uygulamada Türkiye’de işçi hakları daha hâlâ 1919 yılında Çalışma Örgütü’nün aldığı kararlardan bile muhaf tutuluyor çalışma süresi olarak. Çünkü o yıllarda bile günde 8, haftada 48 saat çalışma mecburiyeti varmış. Hâlâ günümüzde günde 16 saat ve haftanın 7 günü işçileri çalıştıran işletmeler var. İnsanlar açlıktan ya itiraz edemiyorlar, ya da itiraz etseler bile ellerine işsiz kalmaktan başka bir şey geçmiyor. Karl Marx bir insanın günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için 6 saatin yeterli olduğunu söylerken, günümüz Fransa’sında haftalık çalışma saati 35 saat. Bizde ise internet çağında haftalık çalışma saati bazı yerlerde 112 saati bulabiliyor. Şaşıranlarınız olabilir ama cahilliğinize veya dünyadan bihaber yaşamışlığınıza veriyorum bunu.

Bu ülkede işveren demek Tanrı demek, işçi demek dünyada akıllı geçinenlere hizmet etmek için gelmiş, sosyal hayatı başlarında saman torbasıyla sadece karnını doyurmak olan bir hayvan demek!

Bu ülkede insanların çoğu, işverenlerin tatil keyfi ve görgüsüzlüklerini tatmin etmek için enayi olmak zorunda bırakılıyorlar. Sonra da kişi başına milli gelirden, dünya ekonoımi sıralamasında 16.lıktan bahsediliyor. Birilerinin cebindeki parayla nasıl benim milli gelirim hesaplanabilir ki? Kişi başına gelir zenginin cebindekiyle yıllık 100 bin dolar olsa bile, bunun bana ne gibi faydası olacak ki “hep bana”cılık yüzünden gelir dağılımındaki uçurum yüzünden? Biz hâlâ çok çocuk yaparak işçi köleler yetiştirelim, birilerine bağımlı hale gelelim ve eğitimden yoksun cahil-cahil karnımızı doyurduğumuza şükredelim. Birileri de bu durumdan istifade kralcılık oynayarak dünyaya hükmetmeye çalışsın.

Benim insanlığın kalmadığı bu dünyada, teşvik veya istihdamın politikacıların sadece politik bir söylemi olduğuna inanıyorum. Doğru bir ekonomik programı uygulayabilmek için ne yazık ki önce nüfus planlaması ve eğitim duyarlılığının olması gerekiyor. Ekonomik politikaların uzun vadede ve tüm dünyaya etkilerini, faydasını-zararını düşünebilecek bir bilgi birikimiyle uygulanması gerekir. Yoksa babadan-oğula geçen geleneksel tecrübelerle birilerinin cebindeki parayı veya karnı aç olanın hakkını fırsattan istifade kendi hanene yazdırarak hakkaniyetli ve gerçek bir gelir elde edilmiş, doğru-faydalı evrensel bir ekonomi yapılmış olmaz. Bu olsa-olsa birilerini açlıktan öldüren hırsızlık olur.

Seks işçiliği yapan eşcinselleri anlamak da işte bu döneme denk geliyor. Çünkü eşcinseller dahil insanların tamamına yakını seks işçilerinin zevk için gönüllü fuhuş yaptığını zannediyorlar ki, seks işçileri toplumun her biriminde bu düşünceye paralel muamele görüyorlar, hatta seks işçisi olmayan bazılarına bile aşağılamak için seks işçisi muamelesi yapılıyor. Ben burada toplumsal erkeklik dışında kalan herkesin, kutsal bir kurum dayatmasıyla, karın tokluğuna “bu işi” yaptığını ama normalleştirildiğini, alenen yapanların fahişe olarak adlandırıldığı sosyolojisine de girmek istemiyorum aslında. Sizce de bazı cinsiyetlerin ellerinden tüm sosyal haklarının alınarak karın tokluğuna bağımlı hale getirilmesinin başka bir açıklaması olabilir mi? Çünkü dışarıda çalışmayıp evde bekleyenlerin görevi ne oluyor hizmetçilik ve seksten başka? Ner’de sosyal güvence, ner’de sosyal haklar, ner’de sosyal yaşam?

Travesti arkadaşlarımdan birisi, fuhuş yapmak zorunda bırakılan eşcinsellerin sorunlarına değinmemi istedi. Ona da söylediğim gibi herkes gerçekleri biliyor ama namus bekçiliği bahanesiyle kendi ahlaksızlıklarını ört-bas etmeye çalışıyor. Yoksa fuhuş tek başına yapılan bir iş olmadığı gibi, ayrıca arzdan çok talep meselesi. Fuhuşa karşı çıkanlar fuhuş yapmaya çıkmasa fahişeler herhalde fahişelik yapmazlar. Pardon bazen de, seks işçiliği gibi kibarca kelimelerle cümle kurmak içimden hiç gelmiyor. Sonunda yapılan iş belli, adının kibarcası mı normalleştirecek algıları?

Facebook yetkililerinin sayfasını sürekli kapatmasından şikayetçi o da diğer eşcinseller gibi. Yorulmuş Facebook ahlakçılarıyla mücadele etmekten ve tekrar heteroseksist çalışma hayatına dönmeye karar vermiş ama ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış. Nasıl mı? Daha önce tekstil sektöründe çalışmışlığından kazandığı beceriyle dikiş dikmesini bildiğinden, gene bir tekstil fabrikasına başvurmuş çalışmak için. Hatta bir travesti olarak işveren kabul etmiş bunu işçi olarak. Ama gel gör ki diğer işçiler, etrafına toplanıp 70’li yıllarda köy yerine gelmiş siyah-beyaz televizyon gibi (Renkli mi deseydim acaba?) işi-gücü bırakıp onu seyretmeye başlamışlar. Hadi kolaysa o psikolojiyle siz çalışın bakalım? Tabi ki aynı gün kendi isteğiyle bırakmak zorunda kalmış işi. Şimdi naylon-plastik gibi atıkları dönüştürme fabrikasında çalışacakmış.

Şimdi toplumda eşcinsellerin kolay yolu seçtiklerine, gönüllü fuhuş yaptıklarına dair bir önyargı vardır ya, bilmezler fuhuş yapıncaya kadar neler yaptıklarını, nelerle karşılaştıklarını. Onlara göre eşcinseller doğar doğmaz erkek peşinde koşan seks arsızlarıdır. İş dötü yoktur onlarda. Oysa çevremde eşcinsel olup da çalışma hayatına girmemiş bir arkadaşımı tanımıyorum ve bir çoğu da hâlâ bütün ayrımcılıklara rağmen çalışmaya devam ediyor. İş yerlerinde erkeklere erkeklikleriyle ilgili tek bir kelime edince bile kan çıkarken, eşcinsellerin o kadar aşağılamalara rağmen sabırlarına şaşmamak elde değil.

Seks işçilerini eleştirenleri görenler de zennedecek ki, sadece seks işçisi olan eşcinsellerden ibaret eşcinsel nüfusu. Oysa bırak çalışanları, ailelerine bir baksalar ve görmek isteseler her ailede bile kaç eşcinsel var. Tabi bilmek, öğrenmek işlerine gelmez. Seks işçisi olan eşcinseller sadece daha fazla ayrımcılığa maruz kalmış ve haksızlıklara isyan edip, heteroseksist sistemde dikiş tutturamamış eşcinseller.

Onların da bu sektörde ne zorluklarla karşılaştıklarını yaşamayan tahmin bile edemez tabi. Siz hiç istemediğiniz kadar ve kişinin altına yatmanın ne demek olduğunu hissedebilir misiniz? İnsanın çalışacak bir işi olsa ve maddi sıkıntısı olmasa, istemediği bedenlerin yükünü çekmek isteyebileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Bedenin iflas edebileceği bir sınır vardır ama seks işçiliğinde bu sınır olursa aç kalırsın. Ayrıca heteroseksist dünyanın elinden alınan ekmeğin kanlı olduğunu, bu işi yapmanın bedellerinin seks işçilerine nasıl fatura edildiğini ve ödettirildiğini biliyor musunuz? Para karşılığı seks yapmak karşındaki kişiye kendini mal olarak sunmak ve ona istediği şekilde davranma yetkisini vermek demektir. Çok kişiyle seks yapmak fantezi kurmak kadar kolay olsaydı, nefret cinayetleriyle sonuçlanmazdı açlık mücadelesi. Şiddete maruz kalan, öldürülen eşcinsel-travesti-transseksüel seks işçilerinin bunu hak ettiğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hem tabusal açlıklarını gidereceksin, hem de nefretlerine kurban edileceksin, sonra da “su testisi su yolunda kırılır” olacak ve ne toplum nezdinde, ne de yasal olarak hakkın-hukukun olacak.

Genç Homofobikler Rahatsız

Türkiye’nin en büyük problemi nedir diye sorarsanız bu günlerde cinsiyet odaklı şiddet ve yoksulluk cevabını vermemek için ya taraflı ya da kör olmak gerekir. Ortada “kimlik siyaseti” dışında hiçbir siyasetin dönmemesine şaşırmıyorum. Malum, bugünlerde emek sorunlarının çözümü de, kadın sorunu da kimlik sorununun çözümüne bağlanıyor birileri tarafından. İnsanın kişiliğini en derinden belirleyen kimlik olan cinsel kimlik ise “zamanı geldiğinde” çözülecek bir problem olarak rafta bekletiliyor.

Geçtiğimiz günlerde internet üzerinden yürüyen bir tartışmada bir arkadaşım bana “Bursa oğlanı” dedi. Bu kelime beni kızdırmadı, aksine oldukça sevindim. Oğlan kelimesinin özellikle de Bursa ile yan yana geldiğinde ne ifade ettiğini iyi bilebilmek Türkiye’de 2 saat televizyon izlemekle mümkündür. Öyle ki telemanyamızın en çok izlenen yarışmalarından “Yemekteyiz’e katılan yarışmacıların seçiminde bile bu Bursa ve eşcinsellik eşleştirmesine rastladım. Bu eşleştirmeden rahatsız değilim; ancak bu eşleştirmenin pekiştirdiği bir hakaret olarak eşcinsellik olgusuna karşı savaşmak, doğal bir oluş olan eşcinselliğin savunulması açısından şart. Hele ki ülkenizin bakanı kalkıp size “Hasta” diyorsa…

Aslına bakılırsa Türkiye için daha kadınlara ilişkin ayrımcılık bile aşılmanın çok uzağındayken homofobinin aşılması uzak bir ihtimal gibi gözükebilir. Ben her iki mevzunun da bir arada çözülmesinden yanayım. Çünkü muhafazakâr değerlerin sömürdüğü her türlü cinsel kimliğin sömürülmesinde kadın meselesi ile hik davranomofobi meselesinin bir arada yürüyemeyişi olduğunu görüyorum. Bu yazıyı yazarken yanımda Kaos GL’in yayınladığı bir katalog var. Ailelere cinsel eğilimlere yönelik bilgi veren bu kılavuzdaki bilgiler her ne kadar aydınlatıcı olsa da ortalama bir ailede bu konunun aldığı tepkiyi tahmin etmek için Freud olmaya gerek yok. Mine Vaganti (Serseri Mayınlar) isimli filmi izlerken homofobinin aile içinde yaratabileceği o drama şahit olmuştuk. Ferzan Özpetek sinemasının genel teması olarak kabul edilse de eş cinselliğin özellikle gittikçe muhafazakârlaşan dünyada var olma mücadelesi kesinlikle desteklenmeli. Dahası aile içi şiddetin bizimki gibi yaygın olduğu ülkelerde de cinsiyet odaklı psikolojik, fizyolojik ya da maddi şiddet gören herkesin sığınabileceği kurumların sayısının artması gerekiyor. Üstelik ülkemizde Mine Vaganti’de olduğu üzere bireyler bir cenazede barışma şansı bulabilse de tabuttaki genellikle cinsel tercihini açıklayan birey oluyor. Babasının ya da annesinin gözyaşları ise onu affetmek olarak algılanıyor.

Türkiye’nin her yerinde demokrasi nutuğu atanlar, azınlık hakları, mücadelemiz diye sözde vicdan adına bağıranlar öncelikle ön yargılarından vazgeçmeliler. Kadınların sokağa çıkamadığı, insanların cinsel kimliklerini yaşamadığı bu dünya “sizin istediğiniz gibi” demokratik olsa da gerçek bir devrimcinin ya da özgürlükçünün özlemini duyduğu dünya olmayacaktır. Tarihin en demokratik anayasasını yapıyoruz diye ortada dolaşıp kadınlara, geylere, lezbiyenlere, biseksüellere, travestilere, transeksüellere, memurlara, işçilere hayat ve örgütlenme hakkı tanımayan seslere selam olsun!

O Travesti Benim Babamdı

Bir radyomuz vardı. Bazı akşamlar içimizi sadece dinleme telaşı sarar, Zekai Tunca’nın o eşsiz yorumuyla hayat kattığı şarkıları dinlerdik. Annem soba üzerinde demlediği çayını ince belli bardağa doldurur, babama nazikçe takdim ederdi. Öyle zamanlarda mutlu bir aile olduğumuzu düşünürdüm.

Birkaç yıl sonra, babam kucakladığı televizyonla dayanınca kapımıza, zengin bir aile olduğumuzu düşünmeye başlamıştım. O akşam; babamın gülümseyişi, tatlı niyetine geçmişti boğazımızdan. Çünkü; çok ender gülümserdi, babam. Hep düşüneceği ve sanki anlatmak isteyip, anlatamayacağı şeyleri olurdu. Kalın camlı, siyah çerçeveli gözlükleri vardı. Onun arkasına gizlenmiş, zümrüt yeşili gözleri bazen uzaklara dalar ve bizden kopardı. Bunu hissederdik. Bazı akşamlar, oturma odamızda, pencere kenarında duran kırmızı kadife koltuğumuzda uykuya dalardı. Annemle arasında hep bir mesafe olduğunu düşünürdüm. Akşam yemeklerinde birbirlerinin yüzlerine bakmaktan kaçınır, sadece televizyon seyrederlerdi. Ben ise; en çok babamı gözetlerdim. Bazen onu seyrederken bunun farkına varırdı ve bakışlarımız çakışırdı. Öyle zamanlarda utancımı gizleyemez, başımı başka yöne çevirirdim.

Travesti Babam nazik ve alabildiğine duygusal biriydi. En çok yazı yazardı ve biz yazdıklarını okumamaya yeminliydik. Çünkü; kazayla da olsa elimize geçmesi muhtemel olan defterlerini, kilidi mutlak üzerinde duran çekmecesinde saklardı. Saçlarını kulak memesi hizasına gelmeden kestirir ve sakal tıraşı olmayı, gerekmedikçe, sevmezdi. Onu örnek almak hoşuma giderdi. Toplumun içinde, Galata köprüsünde, yürürken bastığı yerlerin değişime uğradığını düşünür ve babamın bir melek olduğunu hayal ederdim. Hemcinslerine, anneme bakmadığı gibi bakardı.. bunu fark ettiğimde susmayı ve gerekmedikçe konuşmamayı öğrenmiştim.

Annemle ikisini balık kızartma telaşında, mutfakta izlerken, babamın annemden daha kadın olduğunu ve ellerini daha iyi kullandığını görmüştüm. Bunu görmek babamı bana yabancılaştırmamıştı. Gözlerimin önünde şiir gibi hareket eden, o oyuncuya, tepkisizce bakakalmıştım. Utanmamıştım. Çünkü; o aslında on günü aşkın sakalının ardına saklanan, elleriyle kitap sayfasını çevirmesi bile güzel bir şarkıyı andıran, bizim tanıdığımızın aksine bambaşka biriydi. İşe gittiğinde pencerenin sokağa bakan yüzünde babamın döneceği saati beklerdim. Akşam olduğunda ve geliş saati kapıya yaklaştığında yine pencere kenarında yürüyüşünü, etrafa bakışını gözlerimde bir kadın olarak canlandırırdım. Bunu kimse bilmezdi. Babam bile.

Bazen bir şey söyleyecekmiş gibi bakardım ona. Nefes nefese kaldığımı hisseder, saçlarımı okşardı. O zamanlar bildiğim tüm kitapçılarda onu anlatabilecek eserler aramaya başlamıştım. Okuyacak ve babamın aslında bir kadın olduğunu ispatlayacaktım. Buna gerek kalmadığını anladığım gün, okuldan tebeşir tozuyla ateşimi yükseltip hastalık bahanesiyle, eve erken geldiğim gündü. Annemin yokluğunu, her zaman giydiği ekru ayakkabılarını, kapı eşiğinde göremediğimde anlamıştım. Radyoda Zekai Tunca şarkı söylüyor, yukarı katta babam ona eşlik ediyordu. Şimdi; hızlıca o tahta merdivenleri çıktığımı hatırlıyorum.. yatak odasının kapı aralığından babamı görüşüm geliyor gözlerimin önüne.

Kitap okumayı bırakıp gözlerimle şahit olduğum ve onun ölümüne kadar herkesten gizlediğim, şaşkınlığın yerini, merakın aldığı o dakikalar… Beynimde yer etmiş sinek kaydı yüzü, makyajlı gözleriyle, aynaya bakan o güzel kadın.

Onun varlığını babamla birlikte herkesten sakladık. O anlarda babam o kadın oluyor ve ben yine gizlice kapı aralığından bakan görgü tanığı oluyordum. Anneme söylediğim her şeyin dışında kalan, o kadın, en çok o ekru ayakkabılar kapının önünde olmayınca evimize ziyarete geliyordu ve giderken odama çekilip babamın kırmızı kadife koltuğumuza oturuşunu izliyordum.

Şimdi yıllar geçti.. evimin balkonundan babamı anımsıyorum. Okumakta olduğum kitaplar bana anlamını herkesin bildiği ama işlerine gelmedikçe önemsemedikleri o kelimeyi öğretiyor ‘Travesti

Biz aslında bu kelimeye hiç yabancı değildik. Çünkü; ömrünün sonuna kadar sadece yalnız kaldığı zamanlarda hissettiği gibi olmuştu babam ve ben oynayabildiğim en iyi oyunu oynamıştım. Bir-iki-üç deyip tıp demeyi.

Sakat(!) Zihniyetler

Lambdaistanbul medya grubu için haber taraması yaparken bir saçmalıklar silsilesiyle karşılaştım. Olay, Dünya Engelsiz Yaşama Destek Derneği Genel Başkanı Ali Narin’in Travesti ve lezbiyenler özürlü sayılsın ve özürlü haklarından yararlansın” biçiminde bir fikir beyanında bulunmasıyla patlak veriyor. Neresinden tutarsanız elinizde kalan bir “laf” bu.

Toplumda “sakat” sözcüğünün “nispeten insaflıcası” olarak bilinen ama o da içinde sayısız olumsuzlukları barındırdığı için vazgeçilen “özürlü” sözcüğünden “engelli”ye geçileli nice zaman olmuşken, adında “engelli” sözcüğü yer alan bir derneğin başkanının kalkıp hâlâ “özürlü” kelimesini kullanmasına nasıl bir açıklama getirilebileceğini bilmediğim gibi bu şahsın, üstlendiği sorumlulukların ne kadar bilincinde olduğundan da açıkçası hiç emin değilim. Ve bu kişi kalkıp LGBTT yelpazesinden nedense sadece travesti ve lezbiyenleri seçerek “özürlü sayılmaları ve özürlü haklarından yararlanmaları gerektiğini” açıklıyor. Haberi hazırlayan kişinin bilinçli bir sözcük elemesi değilse bu lütufttan(!) geylerin, biseksüellerin ve transseksüellerin niçin mahrum bırakıldığını sormak isterim beyefendiye. Madem bir iyilik yapıyorsun, herkese uzat elini değil mi ama? (Ama ülkemizde terminoloji konusunda yaşanan karışıklık kolay dinecek gibi görünmüyor zaten. “Eşcinsel” sözcüğünün sadece erkekler için kullanıldığı, “lezbiyen”liğin eşcinsellikten ayrı bir “şey” sanıldığı, travesti ve transseksüellik arasındaki farkın hepten bilinmediği, “interseks” gibi bir kavramın henüz sınırlarımızdan duhul etmediği bir toplumda yaşıyoruz. Queer olmak ise hepten bir muamma…)

Eminim böylesi bir alicenaplık göstererek kendisinin ne kadar vicdanlı, merhametli vs. vs… bir şahsiyet olduğunu fark etmenin huzuruyla daha bir mutlu uyumaya başlamıştır bu açıklamayı yaptığından beri. Ne acıdır ki, günah, sapkınlık, insanlığın sonunu getirecek felaket olarak bakılan eşcinselliğe yaklaşımda sözde en insani tutumdur “hastalık” nitelendirmesi. “Ah canııım, kıyamam. Yazık, yavrum, hasta o. Vah vah…” Bunun için de bilimi hiçe sayan sözde bilim insanları ki, aralarında Internet’ten ağına düşürdüğü insanları “klinik”lerinde tedavi cenderesine sokan şarlatanlar olduğu gibi “profesör” titrini taşıyan, basında fikirlerine danışılan koca koca adamlar da vardır, hiç eksik olmazlar hayatımızdan. Onların o şefkat, inanç, din bulamaçlı güzel sözlerine kanan, kendilerini bir şey sananlar var olduğu sürece de eksik olmayacaklardır.

Haberde, Narin’in bu açıklamalarının “bir hayli tepki gördüğü” belirtiliyor. “Neyse, aklı başında birileri çıkmış” diye sevinmekte acele etmeyin. Bu bambaşka bir tepki. Hatay Özürlüler Derneği Başkan Yardımcısı Fatih Enser, “Bu adamın sorunları var. Kendi cinsel tercihi ile değişim yaşayan insanları bizimle aynı kefeye koyamaz” diye konuşuyor. Fatih Enser de engelliymiş. 1 yaşındayken çocuk felci geçirmiş ve bir ayağını tam olarak kullanamıyormuş. Şöyle devam ediyor Enser: “Allah, kulunun kaderinde bu durumu yazmışsa yapacak bir şey yok. Ne yaparsanız yapın oluyor. Fakat, travestilik ya da lezbiyenlik farklı bir durum. İnsanlar kendi tercihlerini yaparak değişim yaşıyor. Bana göre bu bir sapkınlıktır. Bu sapkınlığın özürlülükle aynı kefeye konması da aynı şekildedir.” Ne kadar kolay bulmuş sıyrılma yolunu: Allah’ın takdiri. Zaten şu dünyada yaşanan bütün olumsuzluklar, felaketler “Allah’ın takdiri.” Trafik kazası olur, insanlar parçalanıp yollara saçılır, Allah’ın takdiri. Başka ülkelerde kimsenin oturduğu koltuktan kalkmaya tenezül etmediği büyüklükte bir deprem olur, millet çöken binaların altında yamyassı olur, Allah’ın takdiri. Küçücük çocuklar bakımsızlıktan, açlıktan ölür, Allah’ın takdiri… Bugün çocuk felci, gerekli aşılar yapılması durumunda yüzde 90 tedavi edilebilir bir hastalık. Aşılamaya önem verilen ülkelerde daha nadir görülüyor. Bebeklerde 2, 3 ve 4. aylarla 16-24 ay arasında ve ilkokul 1. sınıfta olmak üzere toplam 5 kez oral polio aşısı yapılıyor. Maddi imkansızlıklar ve benzeri nedenlerle bu aşıyı olamamak ve çocuk felcine yakalanmak başlı başına bir felaket ama 1950li yıllardan beri dünya çapında aşılama kampanyalarının sürdüğü bir hastalık için “Allah’ın takdiri” demek en iyimser tahminle zırcahilliktir. O zırcahilliğin ikinci perdesi travestiliği ve lezbiyenliği yapılan tercihlerle yaşanan değişimler sanmakla tezahür eder. Beyefendi bu konu açıldığında beni yerimden zıplatan bir terimi kullanarak devam ediyor açıklamalarına: “Bana göre.” “Bana göre bu bir sapkınlıktır.” İyi de sen kimsin diye sormazlar mı? Neye dayanarak kouşuyorsun? Ve açıkçası sana göre doğru olan şeylerin herkesi bağlayacağını nereden çıkarıyorsun? Bu nasıl bir cüretkârlıktır? “Bana göre”yle girilen sözlerin baştan çıkarıcı bir haz verdiğinin ve bu hazza zamanında anlı şanlı bakanların bile teslim olduğunun farkındayım ama haddini bilmek diye de bir şey var. Ben de esip gürleyeyim. “Bana göre dünya yuvarlak falan değildir.” “Bana göre Türkiye Avustralya kıtasındadır.” “Bana göre ‘panpiş’, Türkçe’nin görüp göreceği en anlamlı sözdür.” Bunları ben aile ya da arkadaş çevremde söylersem karşımdakiler ya kırılmayayım diye susar, sesini çıkarmaz ama arkamdan envai çeşit yerleriyle epey bir güler, ya karşımdakiler de en az benim kadar mankafa olduğu için bana hak verir ve inanır ya da aklı başında biri dayanamayıp kalkar ve “Zeynep yanlış biliyorsun, o öyle değil böyle” der. Ama bir dernek başkanı ya da yardımcısıysan bilgilenmen, ağzından çıkan lafı tartman gerekir. Kahvede pişpirik oynarken geyik muhabbeti yapmıyorsun, beyanat veriyorsun. Zurnanın zırt dediği yer ise haberin son kısmı. Böyle bir açıklamayı sağlıklı bir insanın yapabileceğine inanmayan Enser, Hatay Engelliler Derneği olarak bu işin takipçisi olacaklarını müjdeliyor: “Suç duyurusunda bulunmak için hazırlık yapıyoruz. Gereken her mercide hakkımızı savunacak ve böyle saçma şeylerin olmaması için elimizden ne geliyorsa yapacağız.”

Sonuçta engelliler de LGBTT bireyler gibi bu toplumun çoğunluğunu oluşturan kişilerin duyarsızlığından, cehaletinden paylarına düşeni fazlasıyla alıyor. Varlıklarının ve mağduriyetlerinin gözardı edilmesi, seçim dönemlerinde boş vaatlerle kandırılmaları, durumlarını karşılarındakilere anlatamamaları, tuhaf bakışlarla süzülmek onlar için yeni bir şey değil. Bu açılardan bakıldığında LGBTT bireyler de sıkça yaşıyor bunları. Ve ne acıdır ki konu LGBTT olmaya gelince engellilerin haklarını savunmak ve iyileştirmek için kurulmuş bir derneğin başkan yardımcısı kalkıp çoğul konuşarak böyle bir açıklama yapabiliyor.

Bu da Allah’ın bir başka takdiri olsa gerek…

Yeni başlayanlar için travestiler

Sevilmediğimiz yerleri sevmek için hepimiz o kadar istekliyiz ki; kocamız sevmiyorsa, para vererek sevmesini kolaylaştırırız. Ya, adam seni sevmiyor, her şeyini kullanıyor, evini, arabanı, bedenini, ruhunu!… Yeter ki sevsin. Biz veririz. Babamız sevmiyorsa, ona da para veririz. Dinimiz bizi sevmedikçe daha sofu müslüman oluruz. Asker sevmez, kolayından çürük raporu verir; hayır. Biz en alasından askeriz. Bu ülke bizi sevmez ama biz sapına kadar Türk’üzdür. Vergi verir, onu hoş tutarız. Vergimizin adı bile “Kabahatler Kanunu”; düşünün. Valla dir dir dir… Veririz de veririz…

Bir travesti kocasını elinde nasıl tutar. Trajikomik gelir bana ama bu tespitlerim yüzde doksanı için geçerlidir. Kadınlık öğrenilen bir şey madem, bir kocasının olması, kadının kadın sayılması için en önemli şart değil midir?

Bu tespit biyolojik kadınlar için bile geçerliyken, trans kadının nasıl kocası olmaz ayol? Olur. Kadın çünkü. Eğer kadın bir kere kadınsa, ben onun yaşadığı kadın olma sürecini iki kere yaşadım. Demek ki iki kere kadınım. İki kere kadınsam müsaade edin bir tane kocam olsun.

Kadın mağdursa ben iki kez mağdurum. Mağdurum, mağdur olmasına da, mağdurluğu da iki kez oynamalıyım ki, daha iyi kadın olayım. Öyle bir kocam olmalı ki, sıradan, öğretilmiş erkek davranışlarıyla yaşayan bir erkek, asla travesti kadınları tatmin etmez. Biz daha çok, genç, tam bir erkeğe benzeyen, döven, söven, küfreden, damızlık erkekler bulmalıyız ki daha çok hizmet edelim. Daha çok şiddet görelim ki kadınlığımız layıkiyle tatmin olsun.

Kadın olmak işin en önemli şartlardan birisi değil mi? Bu erkekler bir süre sonra travesti çetesini oluşturacağı için, ilk eğitimleri senden geçmeli. Sonraları, bu sana yol, su, hizmet olarak geri döneceğinden, bu nokta çok mühim. Hatta bazı travestiler kocalarını öyle severler ki, onların homo olduklarını söylerler. Adam gitmesin diye kocalarını sikerler bile. Düşünün, adam gidip başkalarına verirse, bizim kızın kadınlığı ne hale gelir? Mazallah, “Bizim kız aslında gizli adammış, aslında kız bile değilmiş” derler.

Erkeği ibneleştirip “Başka erkeklere verdiğini söylerim” diyerek kocalarını ellerinde tutmaya çalışan bir grup daha vardır. İlişkilerde kadınlık ve erkeklik gibi çok kritik roller bu şekilde paylaşılmış olur.

Rahat olun. Bir kadın, bir de erkek vardır.

“Aman, kadın diğer travestilere karşı beni utandırmasın”,

“Aman, herif gider başka travestilere verir de, benim kadınlığımı üç paralık eder”,

“Sikilmek istiyorsa, sikeriz alim allah!”,

“Aman herif başımızdan gitmesin; dövsün, paramı yesin, horlasın, dert değil”

“El aleme ne deriz? Ne lazımsa gereğini yapar, kocamızı başımızda tutarız” diyerek devam edenler var.

Bunlar etrafa karşı acı kadını oynarlar da yine kendilerini çok ezdirmezler. Ama, sadece adam sikiyor, travesti veriyorsa, olayın rengi biraz değişir. O zaman orta sınıf “beyaz kadın”ı oynarlar. Öyle evleri vardır ki bu tür travestilerin, yemin ediyorum, biyolojik kadın olsalar inanın telli duvaklı gelin olurlardı. Kız, düpedüz kız oğlan; yok, hatta bakire kalırlardı. Kalmasalar bile tek bir kişiye en fazla iki kişiye verirlerdi. Bunlar sevişmezler. Verirler ama ne verirler bilmem. En iyi yemekleri yapanlar, bulaşık yıkayanlar hep bu grup içinden çıkar. Ütü yapanları bile vardır bunların. En iyi hizmet onlardadır. Erkekleri ayrılmak istese de onlar ayrılmaz. Biyolojik bir kadını paylaşırlar, sorun olmaz ama başka bir travestiyle aldatılmayı asla sindiremezler. Bu bile kocalarından ayrılmaları için gerekçe olmaz. “Acı kadını”dır bunlar; çilekeştirler. Tıpkı analarımız gibi…

Helal olsun diyesim var benim bu grubun mensuplarına. Orta sınıf beyaz kadın gibi olmaya çalışanlar içindekilerin bazıları, düz beyazlıkla yetinmez. Bembeyaz, hatta açık beyaz olanları vardır. Evlerinde kedi, köpek gibi, en pahalısından, en sevimli ve en traşlısından, bir kokoş ev hayvanı mutlaka vardır. Anne baba olur da yavru nasıl olmaz? Olmalı. Bir yavruları mutlaka olmalı. Ben sekiz sene boyunca, bir kadın olarak, tek başıma Pakize’me nasıl baktım a dostlar; bir bilseniz! Neler çektim bir bilseniz! Kızımla ben, oy oy, anasız, babasız, kocasız pek rahattık. Ama Pakize ille bir baba istedi. Ben de Ela’ya verdim yavrumu, Yıllarca babasız büyütmüştüm. Şimdi rahat. Bir babası var. Duyduğuma göre havlıyormuş bile.

Daldık Pakize’ye, meseleyi unuttuk. Hayatımda Pakize kelimesi için emniyette neler çektiğimi bir bilseniz; Pakize lafını bir daha bir daha duymak istemezdiniz.

Gene bu grup travestilerin evlerinde masa örtülerine, dantellere bile rastlamak pek muhtemeldir. Kadın olunur da televizyon, sehpa örtüsü nasıl olmaz?

Biraz daha aşmış, sınıf atlamış travesti grubunda görülen özelliklere gelince; en başta, bunlar zeki ve enteldir. Erkeğin de çalışması gerektiğini filan düşünürler mesela. Moderndirler. Evleri elektirikli eşyayla donatılmıştır. Teknoloji manyağıdırlar. Bunlar için kocanın, evin ve arabanın görünümü her şeyin önünde gelir. Valla baksan, “kötü travesti işte” dersin ama herif manken gibidir. Çok yakışıklı çocuklar bulurlar kendilerine. Bunlar ayrıca kocalarını gruba falan sokarlar. Kocalarının en pahalı yerlerden giyinir, kıyafetleri gösterişlidir. Herif de ona alınan kıyafeti gösterir hani.

Ne yalan söyleyeyim valla, ben en çok bu tür enişteleri severim. Kızları köle gibi kullanan enişteler de çok fantastik gelir bana. Beni çok tahrik ederler. Şart değil tabi. Benim felsefem: “Bir enişte olsun da, nasıl olursa olsun.” Bilirim, travestiler en iyisini seçer. Seçimlerine burun kıvırmak olmaz. Buna rağmen eniştelerim yatmak için ısrarcı olurlarsa, valla “yok” demem. Eski yıllarda yattığımı söylediğim eniştelerim için kızlar sanırım kocalarını tembihliyor. “O Gani var ya? Yatar, yuva yıkar, yattığını da gizlemez hemen söyler haaa!…” “Yuva yıkan” diyorlar ki, itibarım üç paralık olsun. Atalarımız ne demiş: yuva yıkanın yuvası olmazmış. Dememiş mi? Demiş. “Yuvasız kuşlar gibi” şarkılarıyla büyümedik mi hepimiz?

Bu arada, yuvanın dişi kuş tarafından yapılması meselesini unutmasak iyi olur. Artık dişi kuş olduysan yuvayı da sen yaparsın. Gerçi bir travesti kuş bu konularda ne yapar ne eder pek bilmem ama…

Şimdi sıra, en tehlikeli travesti kocası grubundan bahsetmeye geldi. Bunlar basbayağı bir kültür oluşturmuştur. Travesti kocası olmak bu grup için bir meslek yerine geçer.

“Ne işle uğraşıyorsunuz?”

“Travesti kocasıyım…”

O kadar kurumsallaşmış bir grup oluşturmaktadır bunlar. Bunlar travesti kocası olma branşında kariyer yaparlar. Toplumda genellikle bunlar “gavat” şeklinde tabir edilir. Mesaileri budur. Diğer travesti kocalarıyla sosyalleşirler. Kızlar da (yani travesti kızlar) sadece kocalarının müsaade ettiği kızlarla konuşur. Kız işe gider, travesti kocaları bir araya gelerek karılarından aldıkları paraları en iyi şekilde değerlendirmenin yollarını arar. Ne bileyim işte, uyuşturucu olur, başka kızlara gitmek olur, muhtelif…

Bunların aslen biyolojik kadın sevdikleri filan da söylenir. Zaten travestiler kocalarının kadınla yatmasına pek aldırmaz; bir başka travestile meyletmişse sorun vardır. Kadına eyvallah, ama ibneyi sikmek yasak!

Bu tür eniştelerimin şakası yoktur. Elleri ağır olur. Cezaevi işi bir faça mutlaka bulunur. Bu enişte beylerle arayı iyi tutmakta fayda vardır. Ne zaman dövüp ne zaman tecavüz edeceği belli olmaz. Hatta gasp filan da vardır bunlarda. Çete teşekkül etmiştir. Biz zavallı travestiler maalesef birçok mağduruyetimizi, çektiğimiz bir çok sıkıntıyı, eğitimsizliğimizle geldiğimiz yerler belli olduğu için, şehrin en lüks yerlerinde yaşamamıza izin verildiği için, şehrin göbeğinde varoşu yaşatarak, zor yaşamımızı daha da zor bir hale sokarak, sistem seni ittikçe bulduğun ilk yılana sarılarak, sürünerek, travesti çetelerini besleyerek, kendimize böyle bir yaşam yaratırız. Orta sınıf biyolojik kadının çektiğinin iki katı, bizim sırtımızdadır.

Sevilmediğimiz yerleri sevmek için hepimiz o kadar istekliyiz ki; kocamız sevmiyorsa, para vererek sevmesini kolaylaştırırız. Ya, adam seni sevmiyor, her şeyini kullanıyor, evini, arabanı, bedenini, ruhunu!… Yeter ki sevsin. Biz veririz . Babamız sevmiyorsa, ona da para veririz. Dinimiz bizi sevmedikçe daha sofu müslüman oluruz. Asker sevmez, kolayından çürük raporu verir; hayır. Biz en alasından askeriz. Bu ülke bizi sevmez ama biz sapına kadar Türk’üzdür. Vergi verir, onu hoş tutarız. Vergimizin adı bile “Kabahatler Kanunu”; düşünün. Valla dir dir dir… Veririz de veririz…

“Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor!”

İstanbul LGBTİ’den seks işçisi trans aktivist İlayda 17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısıyla KaosGL.org’ konuştu: “Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor. Şiddete karşı güvenli çalışma alanları istiyoruz!”

Bugün 17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü. Dünya genelinde seks işçileri sistematik şiddete maruz kalıyor, yasalar ve toplum eliyle meslekleri kriminalize ediliyor. “Genel ahlak” seks işçilerini güvencesiz koşullarda, yaşam tehditi altında çalışmaya itiyor.

Türkiye’de de seks işçilerine dönük şiddet bitmek bilmiyor. Hükümet, seks işçilerine dönük şiddeti değil “fuhuşu bitirmeyi” önüne görev olarak koyuyor. Sistematik olarak kesilen para cezaları ise “fuhuşu bitirmek” bir yana güvencesiz çalışma koşullarını arttırıyor.

Seks işçilerine dönük bütün bu şiddet politikalarını İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği’nden seks işçisi trans aktivist İlayda ile konuştuk.

“LGBTİ hareketi sayesinde seks işçilerine ve translara şiddet görünür hale geldi”

Devlet ve devlete bağlı kolluk kuvvetlerinin sistematik şiddetinin yıllardır seks işçilerini ve transları hedef aldığını hatırlatan İlayda şunları kaydetti:

“Yirmi yıldır mücadele eden ve gittikçe güçlenen LGBTİ hareketi sayesinde seks işçilerine ve translara dönük şiddet görünür hale geldi. Şiddete ilişkin açıklanan rakamlar buna rağmen hâlâ daha buzdağının görünen kısmı. LGBTİ ve seks işçiliği örgütlerinin ulaşamadığı birçok şiddet olayı da yaşanmaya devam ediyor.”

İlayda seks işçilerine dönük şiddete karşı açılan davalarda da sonuç alınamadığını söylüyor. İlayda’ya göre bu sebepten ötürü birçok seks işçisi dava açmaktan vazgeçiyor:

“İzmir’de bundan yıllar önce dört beş trans seks işçisinin yaşadığı yere bir grup saldırdı. Polis arandı ve polis 5 saat sonra olay yerine gelebildi. Grup evlerimizin kapılarını kırdı, evleri dağıttılar. Yasa uygulayıcı ve kolluk kuvvetlerinin arka çıkması sonucu, saldırganlar bir ifade verip kurtuldu.”

“Türkiye Cumhuriyeti değil, Türkiye Polis Devleti denilmeli”

İzmir, Mersin, İstanbul ve Antalya gibi birçok yerde seks işçiliği yapan İlayda, “Bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti deniyor ama buraya Türkiye polis devleti denilmeli. Polis istediği an istediğini yapabiliyor. Yasa filan kimsenin umurunda değil. Suç addedilen meselelerde polisin yapabilecekleri bellidir ancak bu ülkede hiç de belli değil. Her an her şeyi yapabiliyorlar. Devletin translara ve seks işçilerine karşı başlattıkları gizli savaş sonucu her an her yerde gözaltına alınabilirsiniz. İtiraz ettiğinizde ise kendinizi nezarethanede bulup, ‘görevli memura mukavemet’, ‘devlet malına zarar vermek’, ‘hakaret’ gibi iddialar üzerinden cezaevine gönderilebilirsiniz. İki tane polisin yalanı hapishaneyle sonuçlanıyor” dedi.

“Devlet götümüzün vergisini sokakta alıyor”

Seks işçisi translara dönük baskı ve devlet kaynaklı şiddetin artacağını savunan İlayda, “Yeni Güvenlik Tasarısı’nın baskı ve şiddeti arttıracağını düşünüyorum. Devlet hem sokağa çıktığımızda götümüzün vergisini alıyor hem de mesleğimizle kazandığımız malımıza da el koymanın yollarını arıyor” ifadelerini kullandı.

İlayda’ya göre toplum çok “ahlaklı” bir toplum çünkü gündüz sokakta seks işçisi kadınlara saldıranlarla hava karardıktan sonra onlarla birlikte olanlar aynı kişiler.

“Fuhuşun delili olarak Sağlık Bakanlığı’nın dağıttığı kondomlar gösterildi”

İlayda bütün bu toplumsal ve devlet kaynaklı şiddete karşı, seks işçilerinin çalışabilecekleri güvenli alanların yaratılması gerektiğini savunuyor. Bir diğer talebi ise seks işçileri sendikasının kurulması. Bütün seks işçileri örgütlendiği zaman şiddete karşı durabileceklerini belirten İlayda yaşadıkları “absürt” şiddet olaylarından birini şöyle anlatıyor:

“Devletin cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemek amacıyla dağıttığı kondomlar üzerinden transların evleri basıldı ve ‘fuhuşa yer temin etmek’ten ötürü seks işçisi trans kadınlar tutuklandı. ‘Fuhuşun’ delili ise Sağlık Bakanlığı’nın dağıttığı kondomlardı. Kondomların sadece seks işçilerine değil herkese ücretsiz dağıtılması gerekiyor zaten. Cinsellik bir haktır ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı mücadele etmek devletin görevlerinden biri olmalı. Ama bu kondom dağıtılmasını bile bize karşı kullandılar.”

İlayda’yla son olarak trans seks işçilerine dönük keyfî para cezaları ve Kabahatler Kanunu’nu konuşuyoruz. Kabahatler Kanunu’ndan kesilen idari para cezalarının tutanaklarında bile “kadın kıyafeti giymiş erkekler”, “travesti mesleği” gibi ifadelerle ayrımcılık yapıldığını belirten İlayda’nın ifadeleri şöyle:

“Para cezaları kısır döngü yaratıyor”

“İstanbul’da Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın döneminde yoğunlaşan cezalar şimdi İstanbul LGBTİ’nin çabaları sonucu azaldı. Ama birçok yerde devam ediyor bu cezalar. Cezalar biriktikçe seks işçilerinin banka hesaplarına el konuluyor. Topluma ‘fuhuşu önleyeceğiz’ diyen devlet, para cezalarıyla seks işçiliğini artık yapmak istemeyenleri bile seks işçiliği yapmak zorunda bırakıyor. Ortada bir kısır döngü var. Sokağa çıkınca para cezası kesiliyor. Para cezası kesildikçe sokağa çıkıp daha fazla seks işçiliği yapmak, daha fazla müşteri bulmak durumunda kalıyoruz.”

İlayda’nın talepleri ise şöyle: “Devletin seks işçilerine dönük politikası bir an önce değişmeli. ‘Fuhuşla mücadele’ diyerek şiddet meşrulaştırılıyor. Yapılması gereken, seks işçiliği yapmak istemeyenlere istihdam; benim gibi mesleğini sürdürmek isteyenlere ise güvenli alanlar. Bir an önce genelevlerin kapıları trans olsun olmasın çalışmak isteyen kadınlara açılmalı. İmha ve gettoları dağıtma politikası da son bulmalı.”

Travesti Hülya’nın hikâyesi

“Hülya, hayatını seks işçiliği yaparak kazanıyor. Türkiye’de travestiler için, hayatlarını kazanabilmenin çok da fazla yolu yok. Her travesti seks işçisidir demiyorum, ancak vurgulamak istediğim, travestilere yönelik ayrımcılık, onların farklı alanlarda hayatlarını kazanmalarını hemen hemen imkânsız hale getiriyor.” Murat Çelikkan’ın kaleminden.

KAOS GL

Murat Çelikkan

Hülya, hayatını seks işçiliği yaparak kazanıyor. Türkiye’de travestiler için, hayatlarını kazanabilmenin çok da fazla yolu yok. Her travesti seks işçisidir demiyorum, ancak vurgulamak istediğim, travestilere yönelik ayrımcılık, onların farklı alanlarda hayatlarını kazanmalarını hemen hemen imkânsız hale getiriyor.

Tabii bu ayrımcılık, onlarla cinsel ilişkiye girmeyi kapsamıyor. Hülya şimdi, iki kolu kırık, ayağı incinmiş şekilde Ümraniye E Tipi Kapalı Cezaevi’nde yatıyor.

Hülya’nın, nüfus cüzdanındaki adıyla Şerif Daşdemir’in bu durumda cezaevinde bulunmasına yol açan olayların gelişimi, onun ifadesiyle şöyle: Hülya, 17 Kasım 2004 Perşembe günü sabaha karşı saat 04.00’te seks işçiliği yaptığı Bağdat Caddesi’nde, arabasına bindiği bir kişi tarafından ilişki sonrası istemediği eylemlere zorlandı. Bunu kabul etmeyince, bu kişi polis olduğunu söyleyip onu karakola çektirip dövdürtmekle tehdit etti. Silahını çıkarıp gösterdi. Hülya kimlik sorunca, çıkarıp kimlik gösterdi, fakat Hülya kimlik bilgilerini tam olarak göremedi. Daha sonra bu kişi, aracını polislerin olduğu bir yere çekti. Polisler arabalı kişiyi bırakıp Hülya’yı polis aracına bindirmeye çalıştı. Hülya, kaçan kişinin kendisine silah çektiğini söyledi, ancak polis o kişiye müdahale etmek yerine, olay yerine gelen başka polislerle birlikte tekme ve yumruklarla Hülya’yı dövüp, karakola çekti. Burada da sopalarla işkenceye devam edip iki kolunu kırdılar ve ayağını incittiler. Sonra da Hülya hakkında ‘polise mukavemet’ ettiğine ilişkin tutanak tutuldu. Kadıköy Savcılığı da Hülya’yı tutuklayarak Ümraniye E Tipi Kapalı Cezaevi’ne koydu. Dokuz sivil örgüt, Hülya’nın işkencecileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Gözaltına alınırken avukatlığını yapan (CMUK kapsamında) kişinin de, işkence ve kötü muamele ile ilgili suç duyurusu var.

Lambdaistanbul Eşcinsel Sivil Toplum Girişimi, İHD, Kadının İnsan Hakları Projesi, Türkiye Sakatlar Derneği-Genel Merkezi, Dut Ağacı Ekoloji Kooperatifi, Barış Anaları İnisiyatifi, İnsanca Yaşam Platformu, Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, Gökkuşağı Kadın Derneği, İstanbul Toplumsal Ekoloji Platformu, İAMİ- İstanbul Antimilitarist İnisiyatifi Hülya’nın uğradığı muamele konusunda suç duyurusunda bulunan örgütler. Hülya’nın tutukluluğuna itiraz reddedildi. İşkenceye sıfır tolerans olduğu iddia edilen cennet vatanımızda, suç duyurusunun akıbeti ise henüz meçhul!

Fahişe gibi giyinmek suç oluyor

Fransa kısa bir süre içinde ‘fahişe gibi giyinmeyi’ illegal kılan bir yasa düzenlemesi kabul etmeyi tasarlıyor. 

Yasanın, Paris’in Pigalle ve St Denis Caddesi gibi seks işçilerinin yoğunlukla çalıştığı bölgelerin çehresinde değişimi amaçladığı belirtiliyor. Yasanın kabul edilmesinden sonra fahişelerin, seksi kıyafetler giymek yerine kot pantolon, spor ayakkabı gibi sıradan kıyafetler giyeceği belirtiliyor. Fransız seks işçileri sendikası yasayı “büyük bir geri adım” olarak tanımladı.
Sendika sözcüsü Chloe Navarro, yasanın kadınları giyimlerine göre cezalandırdığını ve fahişeleri yaptıkları iş sebebiyle mağdur olarak gösterdiğini ve çalışma koşullarını kötüleştirdiğini ifade etti. Travesti Fuhuş karşıtı Fransız grup ‘Mouvement du Nid’ ise yasanın yeterince güçlü olmadığını ve seks satın almak isteyen müşterilerin cezalandırılması gerektiğini açıkladı. Mevcut Fransız yasalarına göre reklamsız yapıldığı sürece “seks için para önermek veya aramak” legal. Seks işçisi kadın satmak ise illegal.